içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

KANSER: HASTALIK MI? MECBURİYET Mİ?

Çocuktum. Çocuktum derken kırk yıl öncesinden bahsediyorum. Yani yarım yüzyıla merdiven dayamış bir ömre sahibim. Neler görüp, neler geçirdiğimi merak ettiğinizi de sanmıyorum. Uzun bir zaman aralığından söz etmek için kırk yıl vurgusunu yaptım. Sizin anlayacağınız son kırk yılın fotoğrafını çekmekti âcizane maksadım…

Mahallemizde öyle yakından da tanımadığımız bir komşumuzun, uzaktan bir akrabasının kanser olduğunu öğrendik. Eh, yaşadığımız memleket deyim yerindeyse hap kadar memleket. O zamanlardaki nüfusu da taş çatlasın otuz bin falan. Kasabadan hallice yani.

Koca bir memleket sallandı dersem abartmış olmam. Cidden, kanser lafını duyan herkeste bir salavat getirme hali oluştu. Öyle ya, filmlerde gördüğümüz doktor hasta mizansenini birebir yaşıyorduk.

Şu kadarlık ömrü kalmış cümlesi, hayatta duyulabilecek en soğuk, en can yakıcı cümlelerden birisiydi.

Çünkü tıp, artık hayata vade biçmeye başlamış, Allah’ın emri olan ölümü oldukça küçük bir hata payıyla tahmin eder hale gelmişti. O hata payı da sadece birkaç aydan ibaretti, o kadar. Bir yıl ömrü kalan birinin fazladan yaşadığı iki ya da üç ay, bu hata payındaki esneklikti.

O zamanlar kanserin sebebi kimseler tarafından tam anlamıyla bilinmiyordu. Standart sebep ise sigara ve alkol kullanımıydı. Fakat hayatında ağzına alkol, ciğerlerine sigara dumanı girmemiş insanlar da zaman içerisinde bu illete tutulup, bu illet yüzünden hayata veda eder duruma gelmişti.

Psikolojik diyenler de vardı, ısrarla sigara ve alkol diyenler de vardı, hatta irsi diyenler bile vardı. Kanserin bulaşıcı olup olmadığı konusunda bile tartışmalar oluyordu. Kanserden ölen cenazelerin kireçli mezarlara konduğunu gördü bu gözler.

Bugün kanserin onlarca çeşidi var. İnsan vücudunda saatli bomba gibi yaşayan bazı hücreler, görev zamanı geldiğinde meydana çıkıp, kendilerine atfedilen görevi layıkıyla(!) yerine getiriyorlar.

Kısaca bir zamanlar binde bir rastlanan bu hastalık, artık nezle gibi, grip gibi sıradanlaşan bir hale büründü.

Aspirin’den ya da Gripin’den başka ilaç bilmeyen halk, şimdilerde kemoterapi dozlarını, radyoterapi seans sürelerini, pet tedavisindeki en ince yöntemleri öğrenmiş durumda.

Yani bu illet için öğrendiğimiz şey, öğrenilmiş çaresizlikten başkası değil. Çünkü kanser karşısında çaresiziz ve mümkün olan tedavi yöntemlerine bir onkolog kadar olmasa da epeyce hâkimiz. 

Aslında kanserin sebebini de biliyoruz.

Kırk yıl önce duyduğum o yarım yamalak tespitler halen revaçta; sigara ve alkol.

Peki ya artan araç trafiği? Giderek büyüyen otomotiv sektörünün kimyasal sonucu olan egzoz salınımları? Hiç düşündünüz mü Alanya’da kırk yıl önce kaç motorlu araç vardı ve bugün Alanya içerisinde kaç motorlu araç var?

Egzoz salınımları pek farkında olmadığımız bir durum. Soluyoruz, ama içimize çektiğimiz havanın içinde hangi ağır metaller var bilmiyoruz…

Ya yediklerimiz, içtiklerimiz? Ata tohumlarını yasaklayıp, İsrail’den alınan ve yetiştirmek zorunda olunan tohumların halkımızda yarattığı tahribat? Bu sakat ve hastalıklı tohum terörünün yanında çiftçinin daha fazla ürün almak hırsıyla hormonlu kimyasallarla doldurduğu ve adına gübre terörü dediğimiz yöntemle yetiştirilen sebzelerimiz, meyvelerimiz, etlerimiz?

Güvenli bir gıda yönetimi olmayışının acısını ülke olarak çekiyoruz. Ailemizi, arkadaşlarımızı ve insanımızı kaybediyoruz. Helal sertifikalarını falan geçiniz. Palavranın dik alasından biri de o zaten.

Ne için?

Neredeyse tekel haline getirilen kanser tedavi sistemine daha fazla müşteri kazandırmak için. Bu kadar. Sektöre müşteri oluşturmak!

Yani kanser denen hastalığa yakalanmaya mecburuz…

Çekirdeksiz domates ya da karpuz çıkmış şimdi. Kendini üretmekten aciz bir gıdayı yedikten sonra hasta olmazsak eğer çocuk sahibi olmayı düşünüyoruz.

Ve sonra da kendimize akıllı diyoruz!

Kimse kusura bakmasın enayinin dik alasıyız!

YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum