içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

ELLERİNİZDEN ÖPERİM

Harf devriminin yasalaştığı 1 Kasım 1929, birçok konunun miladı anlamını taşıyordu. Bir tarafta yeni bir alfabe karşısında eski alfabeyi savunanlar, diğer tarafta bu alfabe ile okuma yazma oranının oldukça önemli bir miktarda artacağı inancını taşıyanlar.

Tabi yeni alfabeye geçiş öyle anlatıldığı gibi bir gecede falan gerçekleşmedi. Yani bir gecede cahil(!) falan bırakılmadık.

Kaldı ki Türk milleti yüzyıllardan beri de cahildi zaten. Zira okuma yazma oranının yerlerde süründüğü bir ortamda bilgiden söz etmek oldukça yüzeysel bir tanımdan öteye gitmiyordu.

Harf devriminin kabulünden itibaren hızlı bir oluşuma gidildi. Bu oluşumun ilk ayağını ise öğretmenler oluşturmaktaydı. Nitekim halka okuma yazmayı öğretecek ve onları en iyi şekilde eğitecek olan kadroları öğretmenler oluşturuyordu.

Anadolu’nun birçok noktasına ve hatta en ücra yerlerine gönderilen öğretmenleri öyle sessiz sakin bir topluluk da beklemiyordu. Saltanatın sadece vergi toplama ve seferberlik zamanlarında hatırladığı Anadolu’da devletin boşluğu toprak derebeyleri ağalarla, din derebeyleri şeyhler tarafından doldurulmaktaydı. Halkın aydınlanması demek bu iki feodal yapının yok olması anlamına gelirdi ki, bu durum derebeylerin asla istemedikleri bir durumdu.

Yine de eğitim savaşçısı öğretmenler Anadolu’ya dağıldılar. Bin bir zorluğun onları beklediğinden de haberdardılar.

Bir kere Anadolu’da eğitim vermeye müsait bir yapı yoktu. Yani okul, Anadolu insanı için oldukça uzak bir kavramdı.

İşte eğitim savaşçıları ilkin bu durumu çözmek için gayretlere giriştiler. Ahırdan bozulan okulların varlığı bugün bile konuşulur.

Yani birilerinin dediği gibi Cumhuriyet kadroları camileri ahıra değil, ahırları okula çevirmişti. Fakat okul dediğimiz yer sadece binadan ibaret bir yapıydı. Daha düne kadar hayvanların yaşadığı bu yapılardan, hayvan sesi yerine insan sesleri yükselecekti.

Yükselecekti yükselmesine de, o sesi yükseltecek insan nereden bulunacaktı?

Seferberlik zamanlarında silahaltına alınan asker adayları değillerdi ki…

Damla damla başlayan eğitim seferberliği, kısa bir zaman sonra gürül gürül akan bir ırmağı andıracaktı.

Fakat sorunlar bir türlü bitmek bilmiyordu.

Din kartını elinden kaçıran teokrasi meraklıları, ardı ardına fetvalar yayınlıyor, halkı Cumhuriyet’e ve devrimlere karşı her an kışkırtıyordu. Tabi bu kışkırtmaların ardında emperyalistlerin altınlarının olduğu da başka bir gerçekti. Yani sözüm ona şeyhler İslam adına Haçlı altınlarıyla finanse ediliyordu.

Konu aslında İslam değildi. Hiçbir zaman da olmadı.

Sadece gücü elde tutmak için, daha düne kadar Türk askerine kurşun sıkan, vatanı işgal eden, öz kızlarına, karılarına, analarına tecavüz eden düşmanla vatan pahasına altın işbirliği yapmaktı.

Cumhuriyet kurulmadan önce İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni kuran eski şeyhülislam Mustafa Sabri gibi, İskilipli Atıf gibi tasması dışarıda olan mollalar, Şeyh Sait gibi, Delibaş Mehmet gibi yine tasması dışarıda olan bölücü mollalar, halkın eğitilmemesi için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı.

Oysa Ankara hükümetinin tek isteği vardı. Okuyan, yazan, üreten bir toplum oluşturmak ve bu toplumla birlikte Cumhuriyetin çağdaş bir hale getirilmesi.

Başarıldı mı?

Onun kararını da sizlere bırakıyorum.

Ama şunu da eklemek istiyorum;

Eğitime gönül veren ve aklında sadece Cumhuriyet ve Atatürk olan öğretmenlerimizin, yaşlarına bakmaksızın ellerinden öpüyorum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum